GIDA TERÖRÜNE GÖZ YUMULAMAZ!
Tarım
ve Orman Bakanlığı’nın 10 Nisan 2025’te kamuoyuyla paylaştığı denetim
sonuçları, halkın sofrasına zehir konduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Zeytinyağından peynire, baharattan ete kadar birçok üründe insan sağlığını
doğrudan tehdit eden hileli veya zararlı maddelerin tespit edilmesi, bu
alandaki sorumsuzluğun vahametini ve denetimlerin artarak devam etmesi
gerektiğini gözler önüne sermiştir.
Bu bir gıda terörüdür! Gıda
sahtekârlığı yapan kişi ve işletmelere verilen basit cezalar artık bu suçu
önleyememektedir. Cezaların caydırıcı olacak şekilde ağırlaştırılması
zorunludur. Denetimler sıklaştırılmalı, isimler ifşa edilmeli, halkın sağlığıyla
oynayanlara gıda sektöründe üretim yasağı getirilmelidir.
Toplumun en temel haklarından olan “sağlıklı gıdaya ulaşım” devletin güvencesi altındadır. Bu görevi ihmal edenler de denetimden kaçanlar kadar sorumludur. Bu suç cezasız kalmamalıdır!
"KÜLTÜREL" ETKİNLİKLER, KÜLTÜR EMPERYALİZMİNE PAYANDA
YAPILMAMALI
Kültür ve Turizm Bakanlığının
öncülüğünde farklı şehirlerde düzenlenen festivaller üzerinden, toplumumuzun
kültürel ve ahlaki değerleriyle örtüşmeyen bazı etkinliklerin
normalleştirilmeye çalışıldığını üzülerek gözlemlemekteyiz. Özellikle Adana’da "Portakal Çiçeği Festivali" ile "Kültür Yolu Festivali"nin
birleştirilmesi sonrası ortaya çıkan tablo, toplumumuzun önemli bir kesimini
rahatsız etmiştir.
Gecenin ilerleyen saatlerine
kadar süren alkol tüketimi, halkımızın inancıyla ve hayat tarzıyla uyuşmayan
etkinlikler, cami avlularında sergilenen uygunsuz görüntüler ülkemizin maruz
bırakıldığı kültür emperyalizminin geldiği nokta açısından endişe vericidir.
Kortej yürüyüşleriyle şehirlerin ana caddelerinde adeta bir karnaval haline
getirilen bu etkinlikler, topluma dayatılan Batı menşeli müflis ve müfsit bir
hayat tarzının yansıması olarak görülmektedir.
Festival adı altında sergilenen bu tür etkinlikler, kültürel zenginliğimizi tanıtmak şöyle dursun, tam bir kültürel ve toplumsal yozlaşmadır. Toplumun büyük bir kesiminin değerleriyle bağdaşmayan bu gibi organizasyonların, “kültür” etiketiyle sunulması, ciddi bir çelişkidir.
Yetkilileri, bu tür etkinliklerin düzenlenmesinde daha hassas ve sorumlu davranmaya; toplumun inançlarına, değerlerine ve ortak yaşama kültürüne saygılı bir yaklaşım benimsemeye davet ediyoruz. Kültür, bir milletin kimliğidir. Bu kimliğin korunması ve yaşatılması hepimizin ortak sorumluluğudur.
EV HANIMLARI DA EMEKÇİDİR, HAKLARI TESLİM EDİLMELİ
Ev hanımlığı, pek çok mesleğin görevlerini bir arada yürüten, yoğun emek isteyen kıymetli bir roldür. Ne var ki, toplumda sadece maddi getirisi olan işlerin emek sayılması, ev hanımlığının değerini gölgede bırakıyor. Bu adaletsiz bakış açısı nedeniyle ev hanımlığı, ekonomik, toplumsal ve duygusal katkıları bakımından hak ettiği takdiri görmüyor.
Üstelik ev hanımlığı süreli bir
meslek olmadığı gibi, çocuk yetiştirmek, eğitmek ve geleceğe hazırlamak gibi
kutsal görevleri de içinde barındırmaktadır. Çalışan kadınların desteklendiği
gibi ev hanımları da desteklenmeli, kendi evine ve çocuklarına hizmet etme
tercihleri göz önünde bulundurularak emekleri ücretlendirilmelidir. 25 yıl evli
kalan kadınlara emeklilik hakkı tanınmalıdır.
Ev hanımlarının emeğinin takdir
edilmemesi yalnızca bireysel bir adaletsizlik değil, aynı zamanda toplumsal
yapının geleceğini de tehdit eden bir sorundur. Zira kadınların aileye ve
çocuklarına adanmışlıkla yürüttükleri bu görünmeyen emek, toplumun en temel
yapı taşı olan ailenin ayakta kalmasını sağlamaktadır.
Bu kıymetli emeğin göz ardı
edilmesi, yalnızca kadınları değil, doğrudan doğruya aile kurumunu
zayıflatmakta ve dolayısıyla nüfusun geleceğini etkilemektedir. Nitekim TÜİK
verilerine göre, ülkemizde doğurganlık hızı nüfusun kendini yenileme eşiğinin
altına inmiş durumdadır.
Nüfus, ancak huzur ve sükûnun
hâkim olduğu bir aile ortamında çoğalır. Gün geçtikçe güvenin azaldığı, eşlerin
birbirini rakip olarak telakki etmeye başladığı, bireyselleşmenin tavan yaptığı
bir düzlemde eşlerden çocuk sahibi olmalarını istemek olumlu bir karşılık
bulmayacaktır. Onun için öncelikle aile ortamını güvenilir bir liman haline
getirmek, fertlerde aile bilinci oluşturacak politikalar üretmek gereklidir. Bu
konuda referans alınması gereken bizim kendi inanç ve kadim değerlerimizdir.
Aile kurumunun küçümsendiği, anneliğin önemsizleştirildiği bir toplum
mühendisliği karşısında, eşlerde bu yönde duyarlılık geliştirmek, gençleri
evlenmeye ikna etmek neredeyse imkânsızdır.
Bu süreçte bizim rehberimiz, toplumumuzu asırlardır ayakta tutan inanç ve kadim değerlerimiz olmalıdır. Aksi takdirde, aile kurumunu değersizleştiren ideolojiler ve küresel emperyalist politikalar karşısında nesilleri korumak mümkün olmayacaktır.
SİYONİST REJİM İLE TÜRKİYE ARASINDAKİ "ÇATIŞMASIZLIK"
GÖRÜŞMELERİ
Suriye topraklarında Siyonist
rejimin varlığı, açık bir işgal hareketidir. Uluslararası hukuka göre
gayrimeşru olan bu durum, Türkiye tarafından herhangi bir “çatışmasızlık
mekanizması” adı altında meşrulaştırılmamalıdır. Siyonist rejimin Suriye’deki
işgaline son verilmesi için Türkiye; açık, kararlı ve net bir duruş ile
Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü desteklemelidir. Bu süreçte,
siyonist rejimin Suriye işgalini normalleştirecek, fiili durumu kabullenmiş
gibi görünen her türlü yaklaşım reddedilmelidir.
Bu görüşmelere arabuluculuk eden Azerbaycan’ın siyonist rejimi “dost ülke” olarak tanımlaması, hem İslam dünyası hem de özgürlük mücadelesi veren halklar açısından büyük bir utanç kaynağıdır. Karabağ Savaşı sırasında tüm İslam coğrafyası Azerbaycan’a destekte tek yürek olurken, Azerbaycan yönetiminin, soykırım suçu işleyen bir işgalciye yönelik açıklaması, ahlaki ve siyasi açıdan çelişkidir. Üstelik bu açıklamalar, uluslararası kuruluşlarca da belgelenmiş olan Gazze’deki sivil katliamlar ve soykırım suçlarının gölgesinde gerçekleşmektedir. Siyonist terör rejimine petrol desteği veren, onu “dost” ilan eden her tavır, doğrudan mazlum halklara sırt çevirmek anlamına gelir. Türkiye bu yanlış tutumlara ortak olmamalı; işgale karşı her türlü siyasi, diplomatik ve ekonomik baskı aracını kullanmalıdır.
SİYONİST REJİME KARŞI DİRENİŞİ BASTIRMA GİRİŞİMLERİ
ABD'nin yönlendirmesiyle,
Filistin, Lübnan ve Irak başta olmak üzere Siyonist rejim ve ABD karşıtı
direniş gruplarının sistematik olarak silahsızlandırılmaya çalışıldığı açıkça
görülmektedir. Bu doğrultuda, ilgili ülke yönetimlerine ekonomik yaptırımlar,
siyasi baskılar ve hatta askeri saldırı tehditleriyle şantaj yapılmakta;
bölgede siyonist rejimin güvenliğini önceleyen senaryolar dayatılmaktadır. Oysa
asıl mesele, siyonistlerin yıllardır süren yayılmacı, işgalci politikalarıdır.
Bu işgal ve saldırganlık, bölge barışının ve istikrarının önündeki en büyük
engel ve dünya barışına büyük bir tehdittir.
Direnişi bastırma girişimleri,
sadece siyonistlerin işgalini kolaylaştırmakla kalmamakta; aynı zamanda bölge
halklarının onurunu, egemenliğini ve özgürlük hakkını da hedef almaktadır.
Gazze için sunulan sözde barış planları da bu amaca hizmet etmekte, direnişi
etkisizleştirme ve Filistin halkını teslim alma çabası gütmektedir. Bu planlara
tepki gösteren ve direnişin sesini yükselten tüm aktörler, “istikrarsızlık
kaynağı” olarak yaftalanmakta, hedef gösterilmektedir. Ne yazık ki bazı iş
birlikçi yönetimler bu oyuna çanak tutmakta, kendi halklarının iradesini hiçe
sayarak emperyalist planların taşeronluğunu üstlenmektedir.
Sözde “istikrar ve kalkınma” adı altında sunulan projelerle ülkelerin güçlendirileceği iddiası ise büyük bir aldatmacadan ibarettir. Bu projeler, işgale karşı durabilecek tüm yapıları etkisiz hale getirmek üzerine kurgulanmaktadır. Silahsızlanma, işgale karşı kurulacak güçlü bir mekanizmanın çatısı altında gerçekleşmediği sürece, sadece sömürgeciliğin önünü açar. Gerçek çözüm, Filistin, Lübnan, Irak ve bölgedeki diğer aktörlerin ortak bir duruşla; işgal ve yayılmacılığa karşı bir birliktelik oluşturması, yönetimlerin güçlü bir irade sergilemesinden geçmektedir.
KUTSAL TOPRAKLARDA AHLAKİ VE SİYASİ DÜŞÜŞE KARŞI ORTAK İRADE ÇAĞRISI
Suudi yönetiminin, siyaset
gerekçesiyle Filistinlilerin sembollerini, sloganlarını ve direniş ifadelerini
yasaklaması; İslam’ın doğduğu topraklarda yaşanan büyük bir çöküşün
göstergesidir. Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa siyonistlerin saldırısı
altındayken, bu sembollerin yasaklanması, zulme karşı sessiz kalmak değil,
bilfiil taraf olmaktır. Kutsal beldelerin, emperyalistlerle kurulan çıkar
ilişkileri uğruna bu şekilde araçsallaştırılması asla kabul edilemez.
Dahası, bu topraklarda düzenlenen
ahlak dışı eğlenceler, İslam’ın ruhuna tamamen aykırıdır. Hac ve Umre gibi
ibadetlerin yapıldığı mübarek beldelerde, küresel yozlaşmanın yansıması olan
etkinliklerin teşvik edilmesi; bu mekânların maneviyatına açık bir
saygısızlıktır. Kutsal toprakların idaresini tek başına elinde tutan rejim, son
yaptıklarıyla artık ahlaki ve siyasi meşruiyetini tamamen yitirmiştir.
Tüm bu gelişmeler, kutsal toprakların yönetiminin sadece bir ülkenin tasarrufunda değil, tüm İslam ülkelerinin temsilcilerinden oluşan bağımsız ve adil bir ortak komite tarafından yürütülmesinin gerekliliğini bir kez daha ortaya koymuştur. Tüm Müslümanlar bu utanç verici gidişata karşı ses yükseltmeli, kutsal toprakların onurunu birlikte savunmalıdır.
